Makale
Makale

Makale (11)

Mittwoch, den 12. Oktober 2011 um 10:11 Uhr

Aşkın Adı Namaz

Verfasst von Muzaffer Inanc

Namazın ne kıymetli bir ibadet olduğunu bilmeyen hiçbir müslüman yoktur. Namaz hakkında Ayetler  ve Hadis-i Şerifler  sayılamayacak kadar çoktur. Hakkında kitap yazılan, üzerine sohbetler düzenlenen ve salon programları ile insanlara detayları ile birlikte anlatılan ikinci bir ibadet yoktur. Ama hala müslümanların çoğunluğu Beynamaz (Bi namaz) olarak yaşamlarına devam etmektedirler. Nedir eksik olan, bilgimidir? yoksa namaza olan ilgimidir? veya devir namaz devri değilmidir?

Sorunun ve sorumun cevabını  bu çağda veya bu ülkede aramak bana mantıklı gelmiyor,cevap zaman ve mekan ötesi olmalıdır.Zira soru ve cevap aynı cinsten olursa doğru netice alınır. Namaz ibadeti her nekadar şekil itibarı ile bir takım dünyalık hedeflere hizmet ediyor gibi görünsede kanaatim odurki , namaz ukba alemine açılan bir kapıdır.

İlk emredilen İmandır,sonra imanın belgesi ve belleği niteliğini taşıyan namazdır.Kişi imanı ne ile elde etmiş ise namazıda aynı şey ile elde eder.Sadakat ise imanın sebebi namaz da sadık kalınarak ifa edilir. Birgün muhakkak karşılığını alacağım diye beklenir. Eğer imanın sebebi Allah cc ye aşık olmak ise namazda aşkın tezahürü olarak kılınır. Allah cc ulaşamamanın verdiği acı namazla giderilir ve namaz kişinin miracı olur.

Kişi önce ilgilenecek sonra ilgisi sevgiye dönecek ,sevgi kabına sığmayıp Aşk olup taşacak ,aşk kişinin ibadetine sirayet edecek ve aşığın namazı arş-ı alaya yükselecek.

Aşk sahibini nasıl heyacanlandırıyorsa namazda kılınması ile sahibine heyacan verir.

Aşk sahibini nasıl uyuşturuyorsa namazda kendisini ikame edeni uyuşturur  acı,elem ve sıkıntı hissetmez.

Aşk nasılki kendisine ortak kabul etmez ise namazda kıyamında, rukuunda ve secdesinde ortak kabul etmez.

Aşk nasıl aklı dışlayıp kalbi merkeze koyarsa, namazda kalb ile ikame edilir.

Aşk nasıl hiçbir şeyin etrafında dönmez herşey onun etrafında dönsün isterse, namazda kendini merkezde kabul eder.

Aşk ın ne belli bir mekana ne belli bir yaşa nede mala  ihtiyacı yok ise namazında ne yaşa ne belirli bir mekana nede  mala ihtiyacı vardır.

Aşk kendi doğrularını nasıl tayin ederse, namazda kendi olur olmazlarını tayin eder.

Eğer aşk kavuşamamak ise işte namazda bu dünyada Rabbe kavuşamamaktır.

Eğer aşk ayakları yerden kesmek ise işte namazda miraca yükselmektir.

Eğer aşk samanlığı seyran etmek ise işte namazda cennetin anahtarıdır.

Cenab-ı Hak ka aşık olmak iman diye tanımlanır.bu aşkın ispata ihtiyacı vardır. Aşk ancak ispat edilirse makbul olur.Aşk’ın ispatı İbadet (namaz) dır.

Şimdi beynamaz müslümanlara (tembellikten dolayı veya iş yoğunluğundan dolayı namaz kılmayanlara) sormak lazım siz hiç aşık oldunuzmu?

Dienstag, den 11. Oktober 2011 um 15:58 Uhr

Ömer el- Faruk, Emirel Mü'minun

Verfasst von Muzaffer Inanc

Sahabelerin lakabları karakterleri hakkında bizlere malumat vermektedir.İşte Ömer ibn hattab (ra).ilk lakabı el-Farukdur.Ömer efendimizin dört temel karakteri onun bu lakabı almasına sebeb olmuşdur.

a-Cesareti; Ömer efendimiz islama girmeden öncede, islam ile müşerref olduktan sonrada cesareti hep bilene gelmişdir. Korkak insanların ne kendilerini nede değerlerini savunma içgüdüleri mevcut değildir.Ayrıca cesaret bütün iyi huylarında temelidir.Ömer efendimiz daha genc yaşlarında iken Mekkenin Dış şehirlere gönderdiği elçidir.Onun hakemliği toplumda takdir edilir.Anlaşmazlıkların çözümünde verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı.Kınayıcının kınamasından hiçbir zaman korkmamışdır.İslamla müşerref olduktan sonrada ilk Peygamber efendimiz (sav)e ''Ya Rasulallah neden bu evde bekliyoruz,neden Kabeye inmiyoruz?'' diye açıktan dinlerini beyan etme teklifini getiren odur.Medineye hicret etme sırası Ömer efendimize geldiğinde '' karısını dul,çocuklarını yetim bırakmak isteyen peşimden gelsin''. diyerek kimseden korkmadığını göstermişdir.Dalkavukluk yapmadan iskelet sahibi olmak,Korkmadan inanmak ömer efendimizde ete kemiğe bürünmüşdü.

b-Emanete sadakat anlayışı;

Sahabeler için belki emin olmak normal aksi ise düşünülemez diye aklınaza gelebilir,fakat burda kasd edilen Sadakat anlayışındaki incliktir ki bu her sahabede dahi vardır denilşemez.Halifeliği sırasında devletin işi için hazinenin mumunu,kendi işi içinde kendi maaşından aldığı mumu kullanacak kadar ince bir hassasiyete sahiptir.Hz Ebubekir efendimiz halife olduğunun ertisi günü eline bir top kumaş almış ve pazara götürecek iken Ömer efendimiz karşısına dikilmiş ve ''Ya Halife sen artık ümmetin işleri için çalışmalısın pazarda kumaş satarak kıymetli vaktini harcamamalısın.Karşılığınıda Hazineden temin etmelisin.Bu teklif hassasiyetin sadece kendisi için değil hakkı olan herkese gösterdiğinin delilidir.

c-Eşitlik;

Eşitlik anlayışı hak sahibine hakkını vermekle sınırlı değildir.Eşit olmak yaratılışdaki hakları muhafaza etmektir.İster köle olsun ister gayri müslim olsun.Ömer efendimiz Kudus şehrinini anahtarlarını teslim almak için kölesi ile yol çıkar ve deveye dönüşümlü olarak binerler.Tevafuk şehre girişde sıra kölede olduğu için deveye o biner ve şehir halkı onu halife zanneder.Kölenin hakkı ona haksızlık ve eziyet etmemektir ama onu kendi imkanlarından aynı miktarda istifade ettirmek işte bu Ömer efendimizin eşitlik anlayışıdır.Mısır valisi Amr bin As ile davalı durumdaki Yahudi vatandaşı aynı mahkemede yargılayıp,Amr bin As ın davranışının uygun olmadığını beyan ederek yahudi vatandaşın şikayetini haklı bulan bir eşitlik anlayışına maalesef dünya henüz ulaşamamışdır.

d-Şeffaf olmak;

Bu modern kavramın karşılığı gelenekte,''Ya olduğun gibi görün yada göründüğün gibi ol''. dur. Ömer efendimiz yapmadığını söylemez,söylediğinide muhakkak yapardı.Kendisinden sonraki halife seçimindeki açık tavrı herkesi hoşnut bırakmışdır.Oğlu içinse ''Bir evden bir kurban yeter''. Diyerekte halifeliğe bakış açısını ailesinede herkesin huzurunda deklara etmişdir. Herkesin teveccüh ettiği ve ''Halid bir savaşda varsa o savaşı muhakkak müslümanlar kazanır''. Anlayışı yaygın iken O Halid bin Velidi görevinden almış ve bunu hiçbir ark niyet beslemeden yapmışdır.Veda hutbesinin okunduğu yerin yanında bulunan hurma ağacı bir müddet sonra müslümanlar tarafından ziyaret yeri olmaya başladığında,bidat olmasından korkmuş ve ağacı kestirmişdir.

Ömer efendimizin ikici lakabı ise Emirel Mü'mınun dur. Bu lakabı halifeliği sebebi ile almışdır.Fakat ne ilginçdir ki kendisinden önce halife olan Hz.Ebubekir efendimiz bu lakapla meşhur olmamışdır.Ömer efendimizin bu lakabının ön plana çıkmasının başlaıca sebebleri şunlardır.

1-Vatandaşları arasında Hangi dine mensup olursa olsunlar,islami ve insani ölçülerden asla vazgeçmemişdir.

2-Feth ettiği şehirleri ve ülkeleri mağdur değil mağmur etmişdir.

3-İslami hükümleri uygulamada korkaklık ve atalet (tembellik) göstermemişdir.

4-Yaşamında kıstas aldığı hayat tarzı en fakir müslümanın hayat tarzına uygun olmuş ve halkı ile arasında sınıf farkı olmamışdır.

5-Sünnete ve Sahabeye ilgi ve alakasını kesmemiş nasihat almaktan gücenmemişdir.

Dienstag, den 06. September 2011 um 13:42 Uhr

Aşk

Verfasst von Muzaffer Inanc

İnsan varlığı ile kainata renk verir,muhabbeti ilede ruh .

Varlık kainattaki tüm yaratılmışlarda ortaktır, ama muhabbet sadece insana hasdır.Halk muhabbeti, ilahi ve insani olarak iki farklı şekilde değerlendirmişdir.İlahi olana Vecd, insani olana’da Aşk dediler. Ve bir müddet sonra’da Aşk ile aşkı yaratanı birbirinden ayırdılar.Sonra ise Aşk şehvetle birleşti ve insani olmaktan ziyade hayvani bir şekilde betimlendi. İşte günümüzde aşkın (yaygın olan) vardığı nokta burasıdır.

Aşk ruhi bir etkileşmedir.Gözün görmediği ve bedenin temas etmediği Allah için duyulan aşk veya bir çok kimse tarafından çirkin kabul edilen bir kimse için Aşık’ın ölümü seçmesi ancak bu şekilde tarif olunur.

‘’İki gönül bir araya gelirse samanlık seyran olur’’ Aşkı tadan insanların söylediği bu söz, aşkı tatmayanların eline düşmesi yüzünden bir türlü hakiki manası ile kullanılamamışdır. Samanlıktan kasdedilen şey insanın bedensel (Mal ve Mülk )arzu ve hırsları değildir.Kasd olunan Ruhun bedensel arzu ve hırslardan bu aşk ile korunması ve KANAATKAR bir kul olarak yaşama kabiliyetini kazanmasıdır. Gönül ise yer itibarı ile Kalb,sorumluluk alanı itibarı ilede muhabbet etmedir.Muhabbet hem kendilerine(karşılıklı) hemde bunu onlara nasib edene karşı yapılır.

Günümüzdeki Aşkın geldiği nokta,şehvetle hayvani bir tutku şekline dönüşdürüldüğü için, toplumun hastalıklarının başında gelirken, gelenekteki Aşk ise ruhi bir etkilenme, kanaat kaynağı ve toplumun dinamiklerinin başında gelirdi.

Aşk evlilik ile taclandırlırken şimdilerde evlilikler üreme ve çoğalma kurumuna dönüştürüldü. Bundan dolayıda evliliklerde karşılıklı menfaatler gözetilmeye ve haklar hukuku mevzu bahis edilir,bazende anlaşmalar imzalanır oldu.Halbuki evlilik bir şirket ortaklığı değildirki taraflar kendilerini koruma ve kollama mekanizmalarını ihdas etmiş olsunlar.

Kaynanalar ve kayınpederler evlatlarının mürüvetlerini görmek isterlerken birazda dünyalık kriterleri ön plana çıkarırlarken, ahirete ait kriterleri ise eşlerin kendilerine bırakırlar.Doğrusu ise dünyalık kriterleri eşlere bırakıp,ahirete ait kriterleri ön plana çıkararak evlilikte ilahi boyutun,ilahi muhabbetin daha ilk adımda yerleşmesini teşvik etmelidirler.Rızıkla açgözlülüğün arası daha ilk andan açılmalıdır.

hayat arkadaşlığı hayatın ebediliği üzerine kurulmalıdır.Ve Taraflar buradan sadece ahiret yurduna yanlarında insani ve ilahi muhabbetin dışında bir şey götüremiyeceklerini bilmelidirler.Aşk bu anlamı ile insanı hem dünyada hemde ahirette takip edecek tek yoldaşdır. Her iki tarafda aşk ile insani ve ilahi muhabbeti kasd etmiş olsalar, durum korunma ve kollanma gayertinden, koruma ve kollama gayretine dönecektir. .

Aşkın olmadığı bir evlilik,aşkın olmadığı bir dostluk,aşkın olmadığı bir kulluk,aşkın olmadığı bir tövbe kime ne kazandırır ki....

Muzaffer İnanç

Samstag, den 06. August 2011 um 13:26 Uhr

Ramazan ve Aşk

Verfasst von Muzaffer Inanc

Hayat asıl olarak tek bir Cevherden oluşmaktadır.

Bu önerge bir ilerki noktada bize şu neticeyi mecbur eder, Cevher bir sırdır ve sahibinin anlayışına ve idrakine bağlı olarak artar ve eksilir. Bireylerin kalitesi yani  Erdem ve Fazilet düzeyleri de bu cevhere bağlı olarak değişir.

Faziletli ve Erdemli bireylerin Cevheri yani sırları gelişmiş ve üst düzeydedir. Edna ve Alçak niyetli bireylerin ise Cevherleri sığ ve işlenmemişdir.

Yaratıcı Teala bireyin Cevherini  yüklerken bu sırrın vesileler yolu ile erdeme ve fazilete dönüşmesi için bir takım ölçüler vahyetmişdir. Belki de Vahyin hedefi  ve  gayesi  şekli sorumlulukların vasıtasıyla bu olgunluğu ve kemalatı yakalamak olsa gerektir.

Kıtab-ı  Mübiynde geçen Oruç ayeti bizlere bu sır hakkında ipucları vermektedir. Eğer hayatın hakkını vermek isterseniz, eğer yaşamın özünü anlamak isterseniz ve eğer yaratıcınızı tanıyıp neden bu dünyaya gönderildiğinizin sırrını çözmek isterseniz...

İşte bütün bunlar sizin için kıymetli ve öğrenmeye değerse,  o zaman sizden öncekilerin yaptıkları gibi sizde sırrın açığa çıkmasını sağlayan yolu tutun.  Bu yol sizden öncekileri nasıl ki bu sırrın anlamını öğretti  ise hiç şüpheniz olmasın ki sizlere de öğretecektir.

O halde; Nefsinizin beslenme  kaynakları olan, yeme-içme ve şehvetten gün boyu uzak durun.  Nefsinizi tutun, bağlayın umulur ki onun sukünete kavuşması sizin ulvi meseleler ile ilgilenmeniz  için bir fırsat verecektir.

Ramazan'da bağlanan şeytan aslında sizin bağladığınız nefsinizden başkası değildir.  Herkes gücü kadar şeytanını bağlar.  Ve sahibine kalan bu geniş  hareket alanında ruhi arınma, manevi terbiye ve fena-i fiddiyn hasıl olur.

Sıra, verilen cevherin yüceltilmesdedir. Oruç ile bağlanan düşman, sahibine bir zafer kazandırmışdır.  Zafer vesileler ile taçlandırılır.

Uzun uzun namazlar kılınır, vesilesi Teravihdir. Kitab-ı Mübiyn okunur, vesilesi Mukabeledir. Kazanılan alın terinin damlalarından karşılıksız paylaşma başlar, vesilesi Zekattır.  Gönüller çoşar ümmet bilinci engelleri  aşar hayır ve hasenat için vesileler aranır ve bulunur da, Sadaka ve fıtır dır.

Kainat artık küçülmüş ve kıymetini kaybetmişdir, Rabbül Alemin’in  affı  ve bağışlaması her yeri sarmış, sizde afv meydanına  girmişsinizdir. Mağfiret olunmayı beklerken bizler de başkalarından alacaklarımızı helal eder küskünlükleri unuturuz  vesilesi de Bayramdır.

Macera bir cevher yakalama ve sırrı keşfetme yolculuğudur. Birey bu macerada kendisine yoldaş olarak yanına alabileceği tek bir olgu vardır, oda aşk dır. Aşk ile yapılan cevher keşfi  günahlardan arınmak için değil günah toplamak için yapılır.

Günahsızlar ile oturup kalkmak için değil, günahkarlarla dost olmak için yapılır. Temizlenmek için değil, temizlemek için yapılır.

Nefsi bağlamak kendisi için değil, başkalarına zarar vermemek ve onlara yol olmak için yapılır. Cennete yol bulmak için değil,   cennete yol olmak için yapılır...

Ramazan ile aşk veya Ramazan'da aşk kainattaki varlıkların gıbta ile seyrettikleri  en harukulade bir serüvendir. Bireyin adım adım aşk çanağını kainatın zirvesine yerleştirmesini seyrederler.

İki  tane Hurma ile doyarsınız, Seccadenizi düz değil yan serer ve başkasıyla paylaşırsınız. Çünkü sizin karnınızdan önce gözünüz doymuşdur,  taşıdığınız seccade kardeşinizin sizdeki emanetidir.

Cevheriniz artık sizi yaşayan bir aşk ateşine çevirmişdir. Cevheriniz tükenen ömrünüze tükenmez izler kazımışdır.

Bağlanan nefislere ve keşfedilmeyi bekleyen cevherlere vesileler bulmak umuduyla  nice Aşk dolu Ramazan'lara...

Muzaffer İnanç

Mittwoch, den 13. Juli 2011 um 17:23 Uhr

Vicdan

Verfasst von Muzaffer Inanc

Aziz olan Hak teala, insanı şeytan ile olan mücadelesinde,kendisine yardımcı olması için bir takım iç ve dış dinamiklerle donatmışdır. Varlık alemi sebeb-sonuç  kanunları ile yaşar. Var yemez hesabı, çoğu zaman kendimize verilen dinamiklerden haberimiz dahi olmaz. Tehlikeleri bertaraf edeceğimiz, kirlenmeden yaşayabileceğimiz, iç ve dış donanımlarımız olduğu halde, küçük hesaplar yüzünden bu imkanlardan istifade etmeyiz. İsteriz ki attığımız her adımı,söylediğimiz her sözü, sis perdelerinin arasından bir Pir’i fani çıkıp tasdik etsin. Halbuki cenab-ı Hak (cc) bu görevi  içimizdeki Vicdan denilen bir yetkiliye havale etmişdir ki, onu basit ve hakir gördüğümüzden dolayı  katımızda itibarı yoktur. O bizi bazen uyarır, bazen tasdik eder.Kıvılcımlar,şimşekler çaktırır beynimizde, kendini paralar, perişan eder, yokmu uyarıma kulak verecek diye Ah-u figan eder. Ne çare ki bizler daha önemli işler ile meşgul olduğumuzdan kılımız bile kıpırdamaz. O kadar sistemli ve düzenli yaşarız ki, elle tutmadığımız, gözle görmediğimiz uyarılara Vesvese iftirasını atıp, onlardan kurtuluruz. Elhamdülillah hayatımızda hiçbir kurunutuya ve vesveseye yer vermeyiz!

Başkalarının oluşum bozukluklarını Vicdansız olmalarına bağlarken –Fakirleri ezenler, hastalara ihtimam göstermeyenler vicdan mahrumu iken- kendimiz ile ilgili vakıalarda sorumluluk akıl ve reel dünya şartlarında dır- ezilmesi  gereken bir fakir varsa, dışlanması  gereken düşkünler varsa hemen gereken yapılır, zira akıl ve menfaatler bunu gerektirmektedir-bu şekilde bir davranış ezilenler içinde faydalıdır-Yıllarca Ünüversitelerde  başörtüsünden dolayı  Eğitim ve öğretim hakları ellerinden  alınan kız çocuklarına, ikna odalarında bu doğrular anlatılır-Neden kendimizin kurtuluşunu ve yükselişini, pozitif değerlerde ve mantıklı ölçümlerde ararızda,Yaratıcının verdiği ilaçları kullanmayız. Yoksa Yaratıcının ilaçları bizim istediğimiz değerleri vermiyor mu?

Evrenin sahibimiyiz yoksa kiracısımıyız? Hancımıyız yoksa yolcumu? sorularımıza cavap mı arıyoruz yoksa yeni sorular üretmek için mi burdayız? Bize verilen ve sıkı sıkı korumakla görevli olduğumuz Emanet nedir ?Onu bizden çalmak isteyen kim? Veya bizim hayatımızda korumak istediğimiz bir Emanet algısı varmı? Dünyada verdiğimiz veya verdiğimizi zannettiğimiz mücadele kimin için? Neden Strese kapılıp hayatı zor yaşıyoruz, Fakirlik, işsizlik, küskünlük sonuçları itibarı ile mi kötü, yoksa bunlar geçici körlük algılamaları mı? Kendi sorularımızı cevaplamadan neden başkalarına soru sorma gayreti içindeyiz.

Allah Rasulu (sav) ‘’utanmıyorsan artık dilediğini yap ‘’ buyurmuşlardır. Aklımız ile vicdanımızı birbirine bağlayan yolları açamaz isek, belki ilerde böyle bir bağ (yollar) olduğunuda inkar eder oluruz. Derler ya ‘Akraba bile görmeye gömeye el olur’ Yolu olmayan şehir nasıl harap olursa vicdana giden yolların tıkanması da,  kişide vicdansizlığa yol açar. Vicdanın varlığını karaya vuran Balinaları tekrar denize itme gayretkeşliği yanında, susuz ve aç olan insanlara da sıcramadığı sürece, muhafaza etmiş olmayız.Hizmet ve gayret, önce insanı sonra evreni kuşatmalıdır.İnsanın önemli olmadığı bir evren sadece teferruattır.

Samstag, den 30. April 2011 um 18:59 Uhr

Şifa-i Şerif

Verfasst von Muzaffer Inanc

Rabbimiz, Peygamber efendimizin kadrini ve mevkisini yücelterek, biz insanların, onun kıymetini anlama gayretini desteklemişdir. Bizlerin, hz.Muhammed (sav) efendimizi anlamak ve ondan yeteri derecede istifade etmek gibi bir arka plan vazifemiz mevcuttur. Rabbimize olan kulluk borcumuzu ve O’na yakışan iltifatı yaparken, aciz kalmamız mukadder olduğundan, gerekli desteğin ve yardımın kaynağı bilinmeli ve tanınmalıdır. Zira O kaynak bilinmeden ve hakkı teslim edilmeden Rabbe karşı vazifelerimizin Kemal-i edbten yoksun olacağı muhakkakdır. Rab tealanın kendisini övdüğü ve onu kendisine yaklaştırdığı bir kulunu, Rabbe itaat etmek isteyenlerin görmemezlikten gelmeye çalışmaları olsa olsa ya bedbahlıktır, yada kıskançlıktır. Peygamber kavramı ile Hz.Muammed (sav)(ismini) kavramını birbirinden ayırmadan son peygamberin gönderilme anlamı hiçbir zaman anlaşılmaz. Hz.Muhammed (sav) Mekkede 571 yılında doğmuş, 633 yılında Medinede vefat etmiş , kıymetli ve iyi işler yapmış birisiydi diye anılma lüksü yoktur. Müslümanların okudukları tarih içersinde O’nu sıradanlaştırmaları ve biyografik bilgilerin içlerine hapsederek zihinlere o şekilde kazımaları, son peygamber misyonuna sadece en hafif anlamıyla ihanettir. Bazı aydın müslümanların Peygamberin kıyafetlerini öne çıkarmanın anlamsızlığını ifade ederken, "sarıksa, cübbeyse, bunlar Ebu cehilde de vardı" benzetme esnasında O’nun şekli önemsizliğini kasdetmeleri, bazı mutasavvıf müslümanlarında sarık ve cübbe fiili sünnettir, olmazsa şefaatte olmaz kabilinden sözler ile O’nun şekli kıymetini, manevi güç olan şefaatle birleştirme gayretleri, maalesef avam müslümanları bi-çare etmektedir. Kadı İyaz Şifa-i şerif adlı kitabında, Allahu Tealanın Peygamber efendimizi yüceltmesini şu on hususda izah etmişdir.

Ali Rıza hoca,İstanbulun şirin ve eski semtlerinden Anadolu yakası incisi Maltepede, Mehmet Akif lisesinde edebiyat öğretmeni olarak çalışmaktaydı. 40 lı yaşların sonlarına yaklaşmıştı.Fakat  gençliğinin ilk yıllarından beri  kendisini bildi bileli saçları beyazdı.

Mesleğini severek ve büyük bir iştahla yapardı.Derslerde anlattığı konuları,müfredatın mecburen anlatılması gereken konuları olduğu için değil,luzumlu ve gerekli gördüğü için anlatırdı.Anlattığı konulardan bahsederken, öğrenciler  sanki ders kitabının içinde olduklarını ve o konularla beraber yaşadıklarını hissederlerdi.

 

Montag, den 25. April 2011 um 00:00 Uhr

Umut Kaybetmeden...

Verfasst von Muzaffer Inanc

Oda sanki üzerine çökecek gibi oluyordu. Duvalara baktıkça sanki kendisini bir hapishanede zannediyordu. Fakat şu kapının sağ tarafında asılı olan Fotoğraf, saliha hanımı bu sıkıcı odanın atmosferinden uzaklaştırıyordu .ne zaman bu Fotoğrafa baksa,yüzü bir başka oluverirdi. Gözlerine fer gelir, yanakları al al olurdu.Fotoğraf Bir köy ilkokulunun 5.sınıfının resminden ibaretti. saliha hanım bazen resimdeki utangaç, başörtülü, zeytin gözlü kızın kendisi olduğuna inanamazdı. Aradan geçen bunca yıl anılarını hiç eskitememişdi.Belkide onunla temiz çocukluğunun irtibatını sağlayan tek şey bu olduğu içindi.Anılar onun artık herşeyiydi.

Montag, den 25. April 2011 um 00:00 Uhr

Mikail ,Michael...

Verfasst von Muzaffer Inanc

Uzun zamandar ağaçların altında oturmaktaydı.Vakit ,akşam olmak üzere diye düşündü Mikail.Evet artık eve dönme zamanı gelmişdi.Fakat içindeki sıkıntı bir türlü yakasını bırakmıyordu.Halbuki sırf bu yüzden bu sıkıntıyı dağıtmak için,Camiideki Hacı Osman efendinin dersine gitmemişdi.Kalktı dalgın dalgın evin yolunu tuttu.Bir tarafdan da yarın hocasına nasıl bir mazeret uyduracağını düşünüyordu.

Mikail hocası Hacı Osman efendiyi çok severdi.Hocası 35 yaşlarında, güzel konuşan,insanlar arasında hiçbir şekilde ayırım yapmayan,adil birisiydi. bugüne kadar kendisine hiç kızmamış,kalbini hiç incitmemişdi.Ama Mikail öylemi derslerini  zamanında yapmaz,kursa geç gelir bazende mazeret uydurup güzel havalarda dersden erken çıkardı.Mikail hocasını severdi sevmesine de O nun her şeyin bir kenarına dini iliştirmesine bazen kızardı.Bu kadarda dincilik olmaz der,söylenirdi .Hocasıda o nun bu çıkışlarını çoğu zaman duymamazlıktan gelir.Kalbini kırmazdı.

 

Montag, den 25. April 2011 um 00:00 Uhr

Kulluk Borcu...

Verfasst von Muzaffer Inanc

İnsan,Kainatı tanımlarken kendinden yola çıkar...

Bu temel ilkemizden sonra deriz ki;Kelimeler de,Kavramlar da anlama bakımından sahibine göre mana kazanır.

Allah (cc) kendi doğrularını,kurallar ve Kaideler şeklinde biçimlendirmiş ve Kainatın Hak’ ölçüsü olarak vahyetmişdir1.Emanet sahibi olarak insana ise,bu,Hak’ölçüsünün muhafazasını ve uygulama yetkisini vermişdir.Verilen bu yetkinin yozlaşmaması içinde,zaman zaman ınsanlar arasından Peygamberler ve Kutsal metinler göndererek  desteklemişdir2.İnsanın yaratılmasına gerekçe olan bu yetkiye ilmi alanda ,İbadet’ denir.Halk arasında İbadet her ne kadar kulluk borcu olarak bilinsede birde bunun arka planı bulunmaktadır.