Muzaffer Inanc

Muzaffer Inanc

Herkesin herkesden kaçtığı, selam ve tebessümün çıkarlara kurban edildiği, bugünkü abilerin yarının hainleri olduğu bir zaman dilimi... Modern Çağ.

Annelerin  çocuklarını çöplüğe attığı, babaların kızlarına tecevüz ettiği, evlatların ebeveynlerini miraslarına göre puanladığı, misafirlerin yabancı sayıldığı bir zaman dilimi... Modern Çağ.

Hayvan sevgisi adına kuaför salonların açıldığı, kılıktan kılığa sokularak insana tercih edildiği, insanlar arasında sınıf farkı oluşturulduğu yetmiyormuş gibi birde hayvanlar arasında bu farkın ihdas edildiği bir zaman dilimi... Modern Çağ.

Dekolte, spor, sanat, güzellik adları altında insani mahremiyetleri, hayvani platforma çıkarma çabalarının zirveye çıktığı bir zaman dilimi... Modern Çağ.

Çocukların oyuncaklarını kırarak oynadığı, televizyon ile uykuya daldıkları, yemekleri dökerek tedikleri, isimleri ile cinsiyetlerini sakladıkları bir zaman dilimi... Modern Çağ.

Pratık cevap, e Akıl, bedeni yetenek,  albenisi olmak ve dünya benim etrafımda dönüyor zanneden gence ait bir zaman dilimi... Modern Çağ.

Nedir bu gençlerin hali..., biz onların yaşındayken..., demedim mi ben..., diye sözlerinin her bir karesine kibiri ve gruru koyan  olgunlar zümresinin kendi içlerinde yaşadıkları kofluk ve anlayışsızlık abidesi olan bir zaman dilimi... Modern Çağ.

İhtiyarların yalan yanlış edindikleri bilgi kırıntıları, tatmin edemedikleri nefisleri, tamamlayamadıkları hesapları, Ah ben sizin yaşınızda olacağımda... diye hayıflanmaların uc noktaya geldiği bir zaman dilimi... Modern Çağ.

Bilmem farkındamısınız ama, binlerce yıl önce yaşamış yunanlı filozof Platonun Devlet adlı kitabındaki hayaline nekadar benzeyen bir zaman dilimindeyi... Modern Çağ.

Halbuki bizler Fatihin rüyası için yola koyulmuşduk...

Muzaffer  İnanç

Ey Allahım,                       Senin adınla söze başladım

Sözde  özde sensin benim başlangıcım

Yaratan,Yetiştiren ve Göçüren’e Kul eyle beni.

 

 

Allahın Rasulu (sav)efendimiz Ebu Hureyre (ra) rivayet edilen hadisi şerifde, kendisinden hayırlı bir nasihat isteyen sahabeye ((Ebu Derda ra) üç sefer Kızma kızma kızma diye nasihat etmektedir. Günümüzde çokta önemsenmeyen fakat bir çok felaketinde sebebi olan kızgınlık, ilahi mekanizmada tehlikeli davranışlardan sayılmışdır.

Kızmak yani Gazab etmek her şerrin başıdır.Gazab kelime anlamı olarak Öfke, kızgınlık, hiddet demektir.Bu kelime çok ilginçdir ki hem Şerrin hemde  hayrın kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. ‘’Kızmak’’Şerrin kaynağı olma sebebi zarar ve ziyana sebeb olması açısından,Hayrın kaynağı olma sebebi ise cesaret ve müdafaanın ortaya çıkması açısındandır.Kişi bu hali (Gazab)  başkasında gördüğü ama kendisinde hissettiği bir haldir.

Gazablanacak hallerden sakınmak gerekir.

1-Tartışma ortamlarından

2-İnadı ile maruf olan kimselerle beraber olmaktan

3-İddaalardan

4-Fanatik eylemlerden

5-Hırs yapmaktan

6-İntikam duygusundan

İnsanın gazabı ile Allah cc nün gazabı birbirine benzemez.

İnsan gazablanma anında kontrolünü kaybeder ve haksızlık yapma ihtimalı vuku bulur.Gazablanan insan karşısındakinin iyiliklerini görmez olur.

Allah cc nün gazabı, adaletindendir.O, insanın kendisine  verilen imkanları ve mühleti defalarca hoyratca harcamasından dolayı gazablanır,hayıflanır.

Gazab iki türlüdür

A-Yerilen ve tenkid edilen gazab

1-Nefsin hevalarına tabi olarak ortaya çıkan gazab

2-Haddi aşarak ortaya çıkan gazab

Yerilen Gazab’ın ilaçları şunlardır;

A1-Dua

A2-Kur’an-ı Kerim okumak

A3-Nassları hatırlamak

A4-Şeytandan Allahcc ye sıhınmak

A5-Ayakta ise oturması

A6-Uyku ve dinlenmeye dikkat etmesi

A7-Abdest almak

B-Övülen ve takdir edilen gazab

1-Allah cc için gazab etmek.

2-Emanet hususunda gazab etmek.

Gazab’ın zıddı Rıza dır.

Herşey nasılki zıddı ile kaim ise Gazab da zıddı bilinmeden tarifi ve tahayyülü zordur.Gece olmadan gündüzü ,uzun olmadan kısayı,iyi olmadan kötüyü tanımlamanın zor olduğu gibi.

Rıza,takdir edilen hükümleri kalbin sükûnetle karşılamasıdır.Böylece kul takdire rıza göstermiş ve hoşnutsuzluktan kurtulmuş olur.Hz.Peygamber(s.a.v):”Rab olarak Allah’tan razı olan kişi,imanının lezzetini tatmıştır.”(Müslim).Diğer bir hadiste de şöyle buyurmuştur:”Allahu Teâla hikmeti gereği sevinç ve neşeyi rıza ve yakinde,üzüntü ve kederi de şüphe ve hoşnutsuzlukta yaratmıştır.”

Rıza,kalplere vasıl olan ilmin sağlam ve sahih olmasıdır.Kalp,ilmin hakikati ile yüz yüze gelince,ilim onu rızaya yönlendirir.Rıza ve muhabbet,havf(korku) ve reca(ümit)gibi değildir.Bunlar,dünyada da ahirette de kuldan ayrılmayan iki haldir.Seriyü’s-Sakatî(r.a)der ki:“Şu beş şey mukarreplerin ahlakındandır:

1-Nefsin sevdiği ve sevmediği konularda Allah’tan razı olmak.

2-Allah’ı samimiyetle sevmek.

3-O’ndan haya etmek.

4-Allah’la ünsiyet etmek.

5-O’nun dışındaki şeylerden uzak durmaktır.”

Hz.Ali(k.v)Efendimiz de şöyle der:

-“Rıza yaygısına oturan kimseye,Allah’tan hoşuna gitmeyen hiçbir şey gelmez.İstek ve sual yaygısına oturan ise,hiçbir şekilde Allah’tan razı olmaz.”

Hz.Ebu Hureyre (ra) hicretin yedinci yılında Medineye geldi ve islamını ilan etti.Allahın rasulü (sav) ile dört dolu dolu yıl geçirdi.Birgün’ü bir yıla denk tam dört yıl,Rasulün bazen önünde asasını taşıdı bazende arkasından onu takip etti, bir gölge gibi.Hiçbir mesleği icra etmiyordu.O’nun işi gücü Rasulullah(sav)i takip ve taklit etmek ve diğer sahabelere aktarmakdı.Verilen ile iktifa eder,Huzurda bulunmayı hazine dairesinde bulunmak olarak tasavvur ederdi.Duyduklarını unutup ashabı kiramı bihaber bırakmaktan korktu ve Rasulullahdan unutmaya karşı dua istedi.İşte ne olduysa o duadan sonra oldu.Ben dedi hz.Ebu Hureyre (ra)’’birdaha Ondan duyduğum hiç birşeyi unutmadım’’.Annesi istemezdi oğlu Muhammede gitsin,isterdi yanında evinde kalsın.Bir dua daha ey Allahın Rasulu dedi bu seferde annem için, o islam olursa bende sende olurum. Dua hayır içindir sende hayır istiyorsun o halde Rabbim sana yardım etsin dedi Rasulullah.Eve koştu baktı annesi abdest alıyor. Gözyaşları sel oldu kediciklerin babasının,bu nasıl bir himmettir,bu nasıl bir berekettir... Gözlerini ufuktan indirdi üstünde hayvan derisi vardı,derinin artan kısmınıda ayaklarının altına almışdı. Bağırıyordu ben medine valisi Ebu Hureyre,için içinde gülüyordu.Mervan medine dışına çıkmış vekili olarakta Ebu Hureyre (ra) bırakmışdı.Herkes Ebu Hureyrenin bu kılık ve kıyafetine hayretle bakarken O Rasulullahın duasını düşünüyordu.Duaya Rabbül alemin karşılksız icabet etmişdi.Ne valilik nede zenginlik sadece Rasulu taklit ve takip kıymet bulmuşdu. Gülüyordu duayı celb etmeyen valiliğe ve zenginliğe,ama kimse anlamıyordu bu Halis taklitçiyi, Halk ona O halka acıyordu.

Ençok Hadis rivayet eden oldu.Hasedciler neden oldu,yalan ve uydurma doldurdu dediler. Dört yılda bu kadar hadis olmaz dediler.Bilemediler hesap edemediler gecesini ve gündüzünü dört yılın.Ama dediler sahabelerdende ona karşı çıkan oldu,Aişe annemiz (rah) bunun şahididir oda onun söylediklerini tenkid etmişdir.Doğru oda tenkid etmişdir,o’da O’na hak vermiş ve ben bunu Mekke zamanında duyan bir başka sahabeden duydum belliki nesh olunmuş.Peki duymadığı sözleri neden kendine izafe edip ben Rasulullahın şöyle yaptığını ve dediğini aktarıyorum diye meydana çıkıyor.İşte hasedcilerin cehaleti, sorun onlara sahabe mürseli nedir diye belki ilimden bir damla bulaşmışsa üstlerine utanıp bu söylediklerinden yüzleri kızarır.

78 yaşında vakti saati tamam oldu.Emaneti bizlere yükledi, Rasulu takibe ve takilde bizleri memur etti. Sizlerin kardeşiyim, ben önden giden siz sonradan gelenlersiniz.

Namazın ne kıymetli bir ibadet olduğunu bilmeyen hiçbir müslüman yoktur. Namaz hakkında Ayetler  ve Hadis-i Şerifler  sayılamayacak kadar çoktur. Hakkında kitap yazılan, üzerine sohbetler düzenlenen ve salon programları ile insanlara detayları ile birlikte anlatılan ikinci bir ibadet yoktur. Ama hala müslümanların çoğunluğu Beynamaz (Bi namaz) olarak yaşamlarına devam etmektedirler. Nedir eksik olan, bilgimidir? yoksa namaza olan ilgimidir? veya devir namaz devri değilmidir?

Sorunun ve sorumun cevabını  bu çağda veya bu ülkede aramak bana mantıklı gelmiyor,cevap zaman ve mekan ötesi olmalıdır.Zira soru ve cevap aynı cinsten olursa doğru netice alınır. Namaz ibadeti her nekadar şekil itibarı ile bir takım dünyalık hedeflere hizmet ediyor gibi görünsede kanaatim odurki , namaz ukba alemine açılan bir kapıdır.

İlk emredilen İmandır,sonra imanın belgesi ve belleği niteliğini taşıyan namazdır.Kişi imanı ne ile elde etmiş ise namazıda aynı şey ile elde eder.Sadakat ise imanın sebebi namaz da sadık kalınarak ifa edilir. Birgün muhakkak karşılığını alacağım diye beklenir. Eğer imanın sebebi Allah cc ye aşık olmak ise namazda aşkın tezahürü olarak kılınır. Allah cc ulaşamamanın verdiği acı namazla giderilir ve namaz kişinin miracı olur.

Kişi önce ilgilenecek sonra ilgisi sevgiye dönecek ,sevgi kabına sığmayıp Aşk olup taşacak ,aşk kişinin ibadetine sirayet edecek ve aşığın namazı arş-ı alaya yükselecek.

Aşk sahibini nasıl heyacanlandırıyorsa namazda kılınması ile sahibine heyacan verir.

Aşk sahibini nasıl uyuşturuyorsa namazda kendisini ikame edeni uyuşturur  acı,elem ve sıkıntı hissetmez.

Aşk nasılki kendisine ortak kabul etmez ise namazda kıyamında, rukuunda ve secdesinde ortak kabul etmez.

Aşk nasıl aklı dışlayıp kalbi merkeze koyarsa, namazda kalb ile ikame edilir.

Aşk nasıl hiçbir şeyin etrafında dönmez herşey onun etrafında dönsün isterse, namazda kendini merkezde kabul eder.

Aşk ın ne belli bir mekana ne belli bir yaşa nede mala  ihtiyacı yok ise namazında ne yaşa ne belirli bir mekana nede  mala ihtiyacı vardır.

Aşk kendi doğrularını nasıl tayin ederse, namazda kendi olur olmazlarını tayin eder.

Eğer aşk kavuşamamak ise işte namazda bu dünyada Rabbe kavuşamamaktır.

Eğer aşk ayakları yerden kesmek ise işte namazda miraca yükselmektir.

Eğer aşk samanlığı seyran etmek ise işte namazda cennetin anahtarıdır.

Cenab-ı Hak ka aşık olmak iman diye tanımlanır.bu aşkın ispata ihtiyacı vardır. Aşk ancak ispat edilirse makbul olur.Aşk’ın ispatı İbadet (namaz) dır.

Şimdi beynamaz müslümanlara (tembellikten dolayı veya iş yoğunluğundan dolayı namaz kılmayanlara) sormak lazım siz hiç aşık oldunuzmu?

Sahabelerin lakabları karakterleri hakkında bizlere malumat vermektedir.İşte Ömer ibn hattab (ra).ilk lakabı el-Farukdur.Ömer efendimizin dört temel karakteri onun bu lakabı almasına sebeb olmuşdur.

a-Cesareti; Ömer efendimiz islama girmeden öncede, islam ile müşerref olduktan sonrada cesareti hep bilene gelmişdir. Korkak insanların ne kendilerini nede değerlerini savunma içgüdüleri mevcut değildir.Ayrıca cesaret bütün iyi huylarında temelidir.Ömer efendimiz daha genc yaşlarında iken Mekkenin Dış şehirlere gönderdiği elçidir.Onun hakemliği toplumda takdir edilir.Anlaşmazlıkların çözümünde verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı.Kınayıcının kınamasından hiçbir zaman korkmamışdır.İslamla müşerref olduktan sonrada ilk Peygamber efendimiz (sav)e ''Ya Rasulallah neden bu evde bekliyoruz,neden Kabeye inmiyoruz?'' diye açıktan dinlerini beyan etme teklifini getiren odur.Medineye hicret etme sırası Ömer efendimize geldiğinde '' karısını dul,çocuklarını yetim bırakmak isteyen peşimden gelsin''. diyerek kimseden korkmadığını göstermişdir.Dalkavukluk yapmadan iskelet sahibi olmak,Korkmadan inanmak ömer efendimizde ete kemiğe bürünmüşdü.

b-Emanete sadakat anlayışı;

Sahabeler için belki emin olmak normal aksi ise düşünülemez diye aklınaza gelebilir,fakat burda kasd edilen Sadakat anlayışındaki incliktir ki bu her sahabede dahi vardır denilşemez.Halifeliği sırasında devletin işi için hazinenin mumunu,kendi işi içinde kendi maaşından aldığı mumu kullanacak kadar ince bir hassasiyete sahiptir.Hz Ebubekir efendimiz halife olduğunun ertisi günü eline bir top kumaş almış ve pazara götürecek iken Ömer efendimiz karşısına dikilmiş ve ''Ya Halife sen artık ümmetin işleri için çalışmalısın pazarda kumaş satarak kıymetli vaktini harcamamalısın.Karşılığınıda Hazineden temin etmelisin.Bu teklif hassasiyetin sadece kendisi için değil hakkı olan herkese gösterdiğinin delilidir.

c-Eşitlik;

Eşitlik anlayışı hak sahibine hakkını vermekle sınırlı değildir.Eşit olmak yaratılışdaki hakları muhafaza etmektir.İster köle olsun ister gayri müslim olsun.Ömer efendimiz Kudus şehrinini anahtarlarını teslim almak için kölesi ile yol çıkar ve deveye dönüşümlü olarak binerler.Tevafuk şehre girişde sıra kölede olduğu için deveye o biner ve şehir halkı onu halife zanneder.Kölenin hakkı ona haksızlık ve eziyet etmemektir ama onu kendi imkanlarından aynı miktarda istifade ettirmek işte bu Ömer efendimizin eşitlik anlayışıdır.Mısır valisi Amr bin As ile davalı durumdaki Yahudi vatandaşı aynı mahkemede yargılayıp,Amr bin As ın davranışının uygun olmadığını beyan ederek yahudi vatandaşın şikayetini haklı bulan bir eşitlik anlayışına maalesef dünya henüz ulaşamamışdır.

d-Şeffaf olmak;

Bu modern kavramın karşılığı gelenekte,''Ya olduğun gibi görün yada göründüğün gibi ol''. dur. Ömer efendimiz yapmadığını söylemez,söylediğinide muhakkak yapardı.Kendisinden sonraki halife seçimindeki açık tavrı herkesi hoşnut bırakmışdır.Oğlu içinse ''Bir evden bir kurban yeter''. Diyerekte halifeliğe bakış açısını ailesinede herkesin huzurunda deklara etmişdir. Herkesin teveccüh ettiği ve ''Halid bir savaşda varsa o savaşı muhakkak müslümanlar kazanır''. Anlayışı yaygın iken O Halid bin Velidi görevinden almış ve bunu hiçbir ark niyet beslemeden yapmışdır.Veda hutbesinin okunduğu yerin yanında bulunan hurma ağacı bir müddet sonra müslümanlar tarafından ziyaret yeri olmaya başladığında,bidat olmasından korkmuş ve ağacı kestirmişdir.

Ömer efendimizin ikici lakabı ise Emirel Mü'mınun dur. Bu lakabı halifeliği sebebi ile almışdır.Fakat ne ilginçdir ki kendisinden önce halife olan Hz.Ebubekir efendimiz bu lakapla meşhur olmamışdır.Ömer efendimizin bu lakabının ön plana çıkmasının başlaıca sebebleri şunlardır.

1-Vatandaşları arasında Hangi dine mensup olursa olsunlar,islami ve insani ölçülerden asla vazgeçmemişdir.

2-Feth ettiği şehirleri ve ülkeleri mağdur değil mağmur etmişdir.

3-İslami hükümleri uygulamada korkaklık ve atalet (tembellik) göstermemişdir.

4-Yaşamında kıstas aldığı hayat tarzı en fakir müslümanın hayat tarzına uygun olmuş ve halkı ile arasında sınıf farkı olmamışdır.

5-Sünnete ve Sahabeye ilgi ve alakasını kesmemiş nasihat almaktan gücenmemişdir.

İnsan varlığı ile kainata renk verir,muhabbeti ilede ruh .

Varlık kainattaki tüm yaratılmışlarda ortaktır, ama muhabbet sadece insana hasdır.Halk muhabbeti, ilahi ve insani olarak iki farklı şekilde değerlendirmişdir.İlahi olana Vecd, insani olana’da Aşk dediler. Ve bir müddet sonra’da Aşk ile aşkı yaratanı birbirinden ayırdılar.Sonra ise Aşk şehvetle birleşti ve insani olmaktan ziyade hayvani bir şekilde betimlendi. İşte günümüzde aşkın (yaygın olan) vardığı nokta burasıdır.

Aşk ruhi bir etkileşmedir.Gözün görmediği ve bedenin temas etmediği Allah için duyulan aşk veya bir çok kimse tarafından çirkin kabul edilen bir kimse için Aşık’ın ölümü seçmesi ancak bu şekilde tarif olunur.

‘’İki gönül bir araya gelirse samanlık seyran olur’’ Aşkı tadan insanların söylediği bu söz, aşkı tatmayanların eline düşmesi yüzünden bir türlü hakiki manası ile kullanılamamışdır. Samanlıktan kasdedilen şey insanın bedensel (Mal ve Mülk )arzu ve hırsları değildir.Kasd olunan Ruhun bedensel arzu ve hırslardan bu aşk ile korunması ve KANAATKAR bir kul olarak yaşama kabiliyetini kazanmasıdır. Gönül ise yer itibarı ile Kalb,sorumluluk alanı itibarı ilede muhabbet etmedir.Muhabbet hem kendilerine(karşılıklı) hemde bunu onlara nasib edene karşı yapılır.

Günümüzdeki Aşkın geldiği nokta,şehvetle hayvani bir tutku şekline dönüşdürüldüğü için, toplumun hastalıklarının başında gelirken, gelenekteki Aşk ise ruhi bir etkilenme, kanaat kaynağı ve toplumun dinamiklerinin başında gelirdi.

Aşk evlilik ile taclandırlırken şimdilerde evlilikler üreme ve çoğalma kurumuna dönüştürüldü. Bundan dolayıda evliliklerde karşılıklı menfaatler gözetilmeye ve haklar hukuku mevzu bahis edilir,bazende anlaşmalar imzalanır oldu.Halbuki evlilik bir şirket ortaklığı değildirki taraflar kendilerini koruma ve kollama mekanizmalarını ihdas etmiş olsunlar.

Kaynanalar ve kayınpederler evlatlarının mürüvetlerini görmek isterlerken birazda dünyalık kriterleri ön plana çıkarırlarken, ahirete ait kriterleri ise eşlerin kendilerine bırakırlar.Doğrusu ise dünyalık kriterleri eşlere bırakıp,ahirete ait kriterleri ön plana çıkararak evlilikte ilahi boyutun,ilahi muhabbetin daha ilk adımda yerleşmesini teşvik etmelidirler.Rızıkla açgözlülüğün arası daha ilk andan açılmalıdır.

hayat arkadaşlığı hayatın ebediliği üzerine kurulmalıdır.Ve Taraflar buradan sadece ahiret yurduna yanlarında insani ve ilahi muhabbetin dışında bir şey götüremiyeceklerini bilmelidirler.Aşk bu anlamı ile insanı hem dünyada hemde ahirette takip edecek tek yoldaşdır. Her iki tarafda aşk ile insani ve ilahi muhabbeti kasd etmiş olsalar, durum korunma ve kollanma gayertinden, koruma ve kollama gayretine dönecektir. .

Aşkın olmadığı bir evlilik,aşkın olmadığı bir dostluk,aşkın olmadığı bir kulluk,aşkın olmadığı bir tövbe kime ne kazandırır ki....

Muzaffer İnanç

Hayat asıl olarak tek bir Cevherden oluşmaktadır.

Bu önerge bir ilerki noktada bize şu neticeyi mecbur eder, Cevher bir sırdır ve sahibinin anlayışına ve idrakine bağlı olarak artar ve eksilir. Bireylerin kalitesi yani  Erdem ve Fazilet düzeyleri de bu cevhere bağlı olarak değişir.

Faziletli ve Erdemli bireylerin Cevheri yani sırları gelişmiş ve üst düzeydedir. Edna ve Alçak niyetli bireylerin ise Cevherleri sığ ve işlenmemişdir.

Yaratıcı Teala bireyin Cevherini  yüklerken bu sırrın vesileler yolu ile erdeme ve fazilete dönüşmesi için bir takım ölçüler vahyetmişdir. Belki de Vahyin hedefi  ve  gayesi  şekli sorumlulukların vasıtasıyla bu olgunluğu ve kemalatı yakalamak olsa gerektir.

Kıtab-ı  Mübiynde geçen Oruç ayeti bizlere bu sır hakkında ipucları vermektedir. Eğer hayatın hakkını vermek isterseniz, eğer yaşamın özünü anlamak isterseniz ve eğer yaratıcınızı tanıyıp neden bu dünyaya gönderildiğinizin sırrını çözmek isterseniz...

İşte bütün bunlar sizin için kıymetli ve öğrenmeye değerse,  o zaman sizden öncekilerin yaptıkları gibi sizde sırrın açığa çıkmasını sağlayan yolu tutun.  Bu yol sizden öncekileri nasıl ki bu sırrın anlamını öğretti  ise hiç şüpheniz olmasın ki sizlere de öğretecektir.

O halde; Nefsinizin beslenme  kaynakları olan, yeme-içme ve şehvetten gün boyu uzak durun.  Nefsinizi tutun, bağlayın umulur ki onun sukünete kavuşması sizin ulvi meseleler ile ilgilenmeniz  için bir fırsat verecektir.

Ramazan'da bağlanan şeytan aslında sizin bağladığınız nefsinizden başkası değildir.  Herkes gücü kadar şeytanını bağlar.  Ve sahibine kalan bu geniş  hareket alanında ruhi arınma, manevi terbiye ve fena-i fiddiyn hasıl olur.

Sıra, verilen cevherin yüceltilmesdedir. Oruç ile bağlanan düşman, sahibine bir zafer kazandırmışdır.  Zafer vesileler ile taçlandırılır.

Uzun uzun namazlar kılınır, vesilesi Teravihdir. Kitab-ı Mübiyn okunur, vesilesi Mukabeledir. Kazanılan alın terinin damlalarından karşılıksız paylaşma başlar, vesilesi Zekattır.  Gönüller çoşar ümmet bilinci engelleri  aşar hayır ve hasenat için vesileler aranır ve bulunur da, Sadaka ve fıtır dır.

Kainat artık küçülmüş ve kıymetini kaybetmişdir, Rabbül Alemin’in  affı  ve bağışlaması her yeri sarmış, sizde afv meydanına  girmişsinizdir. Mağfiret olunmayı beklerken bizler de başkalarından alacaklarımızı helal eder küskünlükleri unuturuz  vesilesi de Bayramdır.

Macera bir cevher yakalama ve sırrı keşfetme yolculuğudur. Birey bu macerada kendisine yoldaş olarak yanına alabileceği tek bir olgu vardır, oda aşk dır. Aşk ile yapılan cevher keşfi  günahlardan arınmak için değil günah toplamak için yapılır.

Günahsızlar ile oturup kalkmak için değil, günahkarlarla dost olmak için yapılır. Temizlenmek için değil, temizlemek için yapılır.

Nefsi bağlamak kendisi için değil, başkalarına zarar vermemek ve onlara yol olmak için yapılır. Cennete yol bulmak için değil,   cennete yol olmak için yapılır...

Ramazan ile aşk veya Ramazan'da aşk kainattaki varlıkların gıbta ile seyrettikleri  en harukulade bir serüvendir. Bireyin adım adım aşk çanağını kainatın zirvesine yerleştirmesini seyrederler.

İki  tane Hurma ile doyarsınız, Seccadenizi düz değil yan serer ve başkasıyla paylaşırsınız. Çünkü sizin karnınızdan önce gözünüz doymuşdur,  taşıdığınız seccade kardeşinizin sizdeki emanetidir.

Cevheriniz artık sizi yaşayan bir aşk ateşine çevirmişdir. Cevheriniz tükenen ömrünüze tükenmez izler kazımışdır.

Bağlanan nefislere ve keşfedilmeyi bekleyen cevherlere vesileler bulmak umuduyla  nice Aşk dolu Ramazan'lara...

Muzaffer İnanç

Zamanın bize, bizi öğrettiği hikayelerden birisi şöyledir. "Bir Abdal bir şehre uğramış, fakat buranın halkı yabancıları hiç sevmezmiş, defol! diye bağırmışlar Abdala, seni  hiç birimiz tanımıyoruz! diyede eklemişler. Fakat Abdal sükünetini hiç bozmadan cevap vermiş. Ben kendimi tanıyorum ya, önemli olan odur. İnanın şayet öbür türlü olsaydı, yani siz beni tanısaydınız da ben kedimi tanımasaydım çok daha fena olurdu.’’ Zamanın değişikliği, evrensel doğruları değiştirmiyor. Kişinin kendisini tanıması,aslında bilinçli bir yaşamda olmazsa olmaz kurallardan bir tanesidir. İhlas ve Samimiyet ne ölçülebilir nede tartılabilir değerlerdir. Ustalık; çok çalışmak, çok yorulmak, çok fedakar olmak, yapılan işi ciddiye almak ve önem varmek ile elde edilecek bir makamdır. Bu makamdaki insanın beceriside ,marifetide kemalata uygun bir derecede olacaktır. Bütün bu değerler bizlere şu hassas dengeleri öğretir;

Aziz olan Hak teala, insanı şeytan ile olan mücadelesinde,kendisine yardımcı olması için bir takım iç ve dış dinamiklerle donatmışdır. Varlık alemi sebeb-sonuç  kanunları ile yaşar. Var yemez hesabı, çoğu zaman kendimize verilen dinamiklerden haberimiz dahi olmaz. Tehlikeleri bertaraf edeceğimiz, kirlenmeden yaşayabileceğimiz, iç ve dış donanımlarımız olduğu halde, küçük hesaplar yüzünden bu imkanlardan istifade etmeyiz. İsteriz ki attığımız her adımı,söylediğimiz her sözü, sis perdelerinin arasından bir Pir’i fani çıkıp tasdik etsin. Halbuki cenab-ı Hak (cc) bu görevi  içimizdeki Vicdan denilen bir yetkiliye havale etmişdir ki, onu basit ve hakir gördüğümüzden dolayı  katımızda itibarı yoktur. O bizi bazen uyarır, bazen tasdik eder.Kıvılcımlar,şimşekler çaktırır beynimizde, kendini paralar, perişan eder, yokmu uyarıma kulak verecek diye Ah-u figan eder. Ne çare ki bizler daha önemli işler ile meşgul olduğumuzdan kılımız bile kıpırdamaz. O kadar sistemli ve düzenli yaşarız ki, elle tutmadığımız, gözle görmediğimiz uyarılara Vesvese iftirasını atıp, onlardan kurtuluruz. Elhamdülillah hayatımızda hiçbir kurunutuya ve vesveseye yer vermeyiz!

Başkalarının oluşum bozukluklarını Vicdansız olmalarına bağlarken –Fakirleri ezenler, hastalara ihtimam göstermeyenler vicdan mahrumu iken- kendimiz ile ilgili vakıalarda sorumluluk akıl ve reel dünya şartlarında dır- ezilmesi  gereken bir fakir varsa, dışlanması  gereken düşkünler varsa hemen gereken yapılır, zira akıl ve menfaatler bunu gerektirmektedir-bu şekilde bir davranış ezilenler içinde faydalıdır-Yıllarca Ünüversitelerde  başörtüsünden dolayı  Eğitim ve öğretim hakları ellerinden  alınan kız çocuklarına, ikna odalarında bu doğrular anlatılır-Neden kendimizin kurtuluşunu ve yükselişini, pozitif değerlerde ve mantıklı ölçümlerde ararızda,Yaratıcının verdiği ilaçları kullanmayız. Yoksa Yaratıcının ilaçları bizim istediğimiz değerleri vermiyor mu?

Evrenin sahibimiyiz yoksa kiracısımıyız? Hancımıyız yoksa yolcumu? sorularımıza cavap mı arıyoruz yoksa yeni sorular üretmek için mi burdayız? Bize verilen ve sıkı sıkı korumakla görevli olduğumuz Emanet nedir ?Onu bizden çalmak isteyen kim? Veya bizim hayatımızda korumak istediğimiz bir Emanet algısı varmı? Dünyada verdiğimiz veya verdiğimizi zannettiğimiz mücadele kimin için? Neden Strese kapılıp hayatı zor yaşıyoruz, Fakirlik, işsizlik, küskünlük sonuçları itibarı ile mi kötü, yoksa bunlar geçici körlük algılamaları mı? Kendi sorularımızı cevaplamadan neden başkalarına soru sorma gayreti içindeyiz.

Allah Rasulu (sav) ‘’utanmıyorsan artık dilediğini yap ‘’ buyurmuşlardır. Aklımız ile vicdanımızı birbirine bağlayan yolları açamaz isek, belki ilerde böyle bir bağ (yollar) olduğunuda inkar eder oluruz. Derler ya ‘Akraba bile görmeye gömeye el olur’ Yolu olmayan şehir nasıl harap olursa vicdana giden yolların tıkanması da,  kişide vicdansizlığa yol açar. Vicdanın varlığını karaya vuran Balinaları tekrar denize itme gayretkeşliği yanında, susuz ve aç olan insanlara da sıcramadığı sürece, muhafaza etmiş olmayız.Hizmet ve gayret, önce insanı sonra evreni kuşatmalıdır.İnsanın önemli olmadığı bir evren sadece teferruattır.

Seite 1 von 2