Hocalarımız Konuşuyor

  • PDF

Eser Adı: Hocalarımız Konuşuyor

Müellifi: Salih Okur
Yayınevi: Nun Yayıncılık

NUN Yayımcılık bu derleme eserde 21 yaşayan mümtaz şahsiyetle yaptığı Röportajı okuyucularına sunmaktadır.Eserin öne cıkan artılarını şöylece sıralamak mümkümdür.

1-21 mümtaz şahsa ait hayat biyografileri öz bir şekilde sunulmaktadır.

2-Sorulan sorular içersinde halk tarafından çok merak edilen konular mevcuttur.(Kredi ile ev satın almak,Kaza namazının hükmü,Organ nakli,Ayakkabı ile cenaze namazı kılınması vb.-İsmail Çetin ),(

3-Kitapta söyleşiler esnasında sık sık Hocalarımızın şahsi hatıralarına rastlamaktayız öyleki bu hatıralar okuyucu tarafından çok az bilinir.(Ali Haydar efendinin  evvabin namazı ve Hapishane dönemini –Ömer Nasuhi hocanın mütevaziliğini anlatan Emin Saraç vb.)

4-Bu mümtaz şahsiyetlerin yetişme ve ilmi hayatlarını oluşturma modelleri anlatılmakta ve okuyucu bu birbirinden çok farklı yollarla hedefe nasıl ulaşılacağını görmektedir.

5-Çok başarılı kitap çalışmalarından ve bu çalışmaların nasıl doğduğundan bahsedilmektedir.(Tarihin şeref levhaları-Ahmed Şahin vb.)

6-Osmanlıya ait bazı adetlerin ayrıntılı bir şekilde cevaplandığını göreceksiniz.(Kardeş katli,Harem meselesi-Ahmed Akgündüz vb.)

Eserde okuyucuyu sıkan ve genel tekrara kaçan bazı durgun noktalarda şunlardır ;

1-Son devrin muvaffakiyetleri genelde Fethullah Gülen ve Said Nursiye atfedilmişdir.Bunda  doğruluk payı  olmakla beraber tek müsebbib bu Şahsiyetler olarak tanıtılmamalıydı.

2-Röportajlar arasında bir insicam bulunmamakta ve konular birbirlerinden oldukça kopuk ele alınmaktadır.

3-Ele alınan fıkhi meselelerde ferdi ve indi görüşler verilmekte.Geneli bağlayacak fetvalar yerine oturmamaktadır.

Eserin önsözünü bir fikir olması açısından bu satırlara eklemeyi uygun buluyorum.

Muzaffer Inanc



“İslam tarihine hicrî dördüncü asrın sonu ve beşinci asrın başı itibarı ile her şey gibi ilim hayatında da çok büyük bir canlılık söz konusuydu. Ayrıca, fünûn-u müsbete dediğimiz Allah’ın kudret ve iradesinin yazdığı âyât-ı tekvîniye, Selçuklular’ın sonuna kadar belli ölçüde bir kitap gibi mütaala edilmiş, okunmuş ve değerlendirilmiştir.

Batı, karanlıklar içinde yüzerken -ki onlar o dönemlere zaten “İlk Çağ” ve “Karanlık Çağ” diyorlar- biz hicrî beşinci asrın başında doğuda bir Rönesans gerçekleştirmişizdir ki, bu yenilik Endülüs yoluyla uzun asırlar batılılara ışık tutmuştur.

Ne var ki daha sonraları, Allah’ın bu ümmete ihsan ettiği nimetleri, inanmış sinelerin çok iyi değerlendirdiğini söylemek zordur. Hususiyle tecrübe (deney) ve ciddî araştırmalar bir manada tâ o dönemde bırakılmış ve artık o ciddiyette ele alınmamıştır. Tabii bütün bütün kesintiye de uğramamış ve bir ölçüde eskinin ani’l-merkez hızıyla altı asır öncesine yani Fatih dönemine kadar tesirini sürdürmüştür.

Fatih devrinde İstanbul’un fethinin çok önemli olduğu tartışılamaz ama değişik alanlarda bir kısım ihmallerin olduğu da unutulmamalıdır. O dönemden sonra bir taraftan fünûn-u müsbete terk edilirken diğer taraftan da ulûm-i dîniye mevzuunda eskiye nispetle çok bereketli bir çağın yaşandığını söylemek zordur.

Ancak tarihî olaylar bazen öyle gelişir ki, tarih sahnesinde silinen bir devlet, yıkılırken de ilim hayatı adına en son büyük semerelerini verir, sonra duraklama ve yıkılmaya geçer. Bunun tarihte pek çok misalleri vardır.

Mesela Osmanlı’nın son zamanlarından Cumhuriyet dönemine geçerken çok bereketli bir dönem olmuştur. Bu dönemde Üstad Bediüzzaman’ın yanında, Filibeli Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Abdulaziz Çaviş, Ahmet Naim Efendi, Allâme Hamdi Yazır, Mustafa Sabri Bey.. gibi dev insanları görürüz. Bunlar, hem ilim, hem tebliğ, hem de temsil yönü itibariyle çok güçlü ve engin ufuklu insanlardır.

Bu devâsâ kâmetlerden biri de Zâhid el-Kevserî’dir. Bu zat, Mısır’a gidip oraya yerleşmiştir ki, son devrin ünlü muhakkiklerinden Abdulfettah Ebû Gudde, ona olan hayranlığını ifade etmek için soyadını değiştirmiş, kendisine Abdulfettah el-Kevserî demiş ve Zâhid el-Kevserî’yi müceddid ilan etmiştir.

İşte bütün bunları görünce bir yönüyle şöyle demek geliyor içimizden: Osmanlı Devleti biterken bütün vâridâtını ortaya dökmüş, tâ ki bu insanlar tekrar bir dirilişi gerçekleştirsinler veya gerçekleşecek olan dirilişe fikri muhassalalarıyla zemin hazırlasınlar.

Bu arada yine aynı dönemde tasavvuf cephesinde Abdülhakim Arvâsî, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi gibi büyük zatlar yetişmişlerdir ki bunlar sadece İstanbul’da bulunan abidelerdir. Doğu’da Küfrevîlerden Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi, Tâğîlerden Sırrı Efendi gibi daha nice büyük zatlar vardır. Bu devasa kametler hayatları boyunca etraflarını aydınlatmışlardır.

İşte Osmanlı, tarih sahnesinden silinirken pek çok tohum bırakıp gitmişti. Hani bazı canlılar vardır, yavrularını hiç görmezler. Bu canlılar gidip okyanusun bir yerinde yumurtalarını bırakırlar ve bu yumurtalar, ana-babalarını hiç görmeden civcive dönüşür, sonra da kalkıp denize girerler. Aynen bunun gibi bu büyük Devlet-i Âliye de adeta tarihe yumurtalarını bırakıp dünyaya öyle veda etmişti.

Osmanlı’nın bıraktığı bu tohumlar şükürler olsun ki günümüzde fidana, ağaca durmuştur. Yukarıda ismini zikrettiğimiz ilim ve irfan yolcularının günümüzdeki temsilcileri, Hayrettin Karaman’dan Mehmet Kırkıncı’ya, Emin Saraç’tan Salih Ekinci’ye, Mahmut Toptaş’tan Mustafa İslamoğlu’na, Ahmet Akgündüz’den Cevat Akşit’e, Suat Yıldırım’dan Ahmet Şahin Hocalarımıza kadar daha pek çok kıymetli hocamız, örnek hayatları, verdikleri eserleri, konuşmaları, yetiştirdikleri talebeleriyle bizlere ışık tutmaya devam ediyorlar. Cenab-ı Hak hepsine sağlık ve afiyet içinde hizmet dolu hayırlı ömürler, bize de onlardan istifade etmeyi nasip eylesin.

Salih Okur Beyefendi, bizim için ülkemizin yetiştirdiği az önce sadece bir kısmını söylediğimiz nadide ilim adamlarıyla birebir görüştü ve onlarla okumaya doyamayacağınız röportajlar gerçekleştirdi. Kendi adıma söyleyeyim, her okuduğum röportajda birkaç kitap okuyacak şekilde bilgi sahibi oldum, ufkum genişledi. Eserde din, ibadet hayatı, tebliğ, güncel fıkhî konular, tarih ve aktüalite gibi farklı sahalardaki çok değişik konular uzmanlarının ağzından farklı bir bakış açısıyla irdeleniyor.

Salih Okur, gerçekten çok önemli bir hizmette bulunmuş. Kendileri ileride adından çok söz ettirecek titiz bir araştırmacı, iyi bir okur, müdakkik bir beyin. Daha güzel ifadesiyle bir “inci avcısı”.

Salih Okur’dan daha nice böylesi eserler bekliyor, kitabın ilim ve irfan hayatımıza hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Ali İhsan Er